DENEME

Murat Kaya

Kitlesel Edebiyat Şahsında, Kültür Emperyalizmi Üzerine Bir Deneme

Mâhiyeti ve çapı ne olursa olsun, her sosyal grubun muhtelif özgünlüklerde yaşam tarzları vardır... Kitlesel kültür olarak ifade edilmesi uygun olan bu yaşam tarzları, doğal olarak üretir ve ürettiklerinden etkilenir... Başka bir ifade ile, kitlesel kültür doğası gereği statik değil, dinamik bir yapı arz eder. Hâsıl olan etkileri ise yine doğal olarak bu yapı içerisinde kalmaz; yâni dâhilinde bulunan alt kültürleri etkileyip değiştirmekle sınırlı değildir... Etkileme ve yön verme, daha ziyâde üst kültürden alt kültüre olmakla birlikte çift yönlüdür...
Bir kitlesel kültür, dâhilinde bulunduğu üst kültürleri ve dâhilinde bulunmamakla birlikte çeşitli şekillerde temasta bulunduğu başka kitlesel kültürleri de etkiler... Kitlenin büyüklüğü ve kültürün mâhiyeti istisnâ teşkil etmez...
Kitlesel kültürü, mikro kültür olarak ifâde etmek mümkündür. Kapsamları muhtelif her sosyal grup bir mikro kültür teşkil eder... Bu açıdan bir birey de başlı başına bir mikro kültürdür. Her mikro kültür daha kapsamlı bir mikro kültürün dâhilinde bulunur ve bu durumda daha kapsamlı olana makro kültür denir... Bunlar birbirini karşılıklı olarak etkiler ve birbirlerine yön verirler. Bu etkileme ve yön verme daha ziyâde yukarıdan aşağıya, yâni makrodan mikroya doğrudur ama mikro kültürlerin sayısı fazladır makro olanın etkilenmesi nicelik olarak yüksektir. Etkilenme, sadece söz konusu makro-mikro ilişkisi ile sınırlı değildir... Bu ilişkinin kısmen hâricinde (ki tamamen olursa etkilenme mümkün olmaz) başka kültürlerle etkileşme söz konusudur...
Kültürler değerlerden oluşur. Bahsettiğimiz etkileşimler, değerlerin etkileşimidir... Değerlerin etkileşmesinden yeni değerler ortaya çıkar. Kültürler böyle evrilir. Bütün bu etkileşim süreçlerinde doğal olmayan ve/veya dejenere unsurlar, yâni yozlaşmış değerler de hâsıl olur. Bu yozlaşmış değerler bir mikro kültürün kendinden olabildiği gibi (yâni kendi içerisindeki alt kültürlerden olabildiği gibi), başka mikro kültürlerin ve/veya dâhilinde bulunduğu makro kültürün etkisiyle olabilir... Ki genellikle de böyle olur, nitekim bir kültürün kendi bünyesindeki unsurlardan kaynaklanan dejenerasyon daha doğal bir süreç olduğu için düzelmeye elverişlidir ve telâfisi zor olumsuzluklar yaratmaz...
Bir toplumun özellikleri onun çıkarlarını tâyin eder... Bir kültür diğer kültürlerin bu nedenle kendisine benzemesini ister ve gücü yettiğince bunu gerçekleştirir... Bu asimilasyon sürecinde ekonomi hem bir neden hem bir araçtır... Çünkü kitlelerin çıkarları temelde ve çok küçük istisnalarla ekonomiktir. Bir mikro kültür, kendi ekonomik eğilim ve çıkarları nedeni ile bir başka mikro kültürü, onun ekonomik eğilimlerini kullanarak asimile eder. Asimilasyon, sömürmenin en klasik ve en etkili yollarındandır... Nitekim bir kitlenin çıkar ve eğilimleri bir diğerine benzerse, onunla aynı amaçlar doğrultusunda davranır ve aynı amaçlar için koşanlardan genellikle güçlü olanlar fayda sağlar...
Kültürlerin karşılıklı asimilasyon çabalarında ekonomi kadar olmasa da çok önemli ve ekonomik eğilimlere mühim bir destek olarak sanat, bilhassa da edebiyat kullanılır. Edebiyat bir düşünme, bir yaşam anlayışı ve tarzının ifadesidir ve buraya sirâyet eden etki, kültürün bütününün doğrudan ya da dolaylı birçok şekilde asimile olmasında başarı sağlar...
Her mikro kültürün ya da diğer bir deyişle her sosyal grubun bir özgün bir anlayışı ve bu doğrultuda bir yaşam tarzı vardır ve sanat anlayışı da söz konusu genel anlayış ve yaşayışın temel direklerinden biridir. Örneğin bir kitlenin kültürü arabesk, diğerinin muhtelif formlarda entellektüel, bir başkasının ise dini ağırlıklı olabilir... Bu özelliklerin birçoğu muhtelif ağırlıklarda bir başka kitlesel kültürün ifadesi olabilir. Her mikro kültür, kendi duyuş, düşünüş ve yaşam tarzına göre, yani anlayışına göre yaşar ve üretir; ayrıca süreç içerisinde dönüşümlü olarak ürettiklerinde etkilenir... Burada önemli nokta, bir mikro kültürün söz konusu üretme sürecinde aldığı etkilerin sadece kendinden değil, aynı zamanda ve bekli daha ziyâde dışarıdan oluşudur... Bir kültür dışarıdan aldığı etkileri kendi bünyesinde yoğurur ama nihayetinde etki, dışarıdan alınan bir etkidir... Bu tamamen olumsuz bir şey değildir; hâttâ ağırlıklı olarak olumludur... Fakat doğal olduğu sürece olumludur ve kültürlerin birbirlerini etkileme süreçlerinde çıkarlar görüş alanına girdiğinde, söz konusu süreçteki doğallık zarar görür ve etkileşim bir şekilde ve muhtelif boyutlarda yozlaşma üretir... Hâsıl olan yozlaşmadan etki alanındaki her mikro kültür nasibini alır. Yozlaşmaya mukâbil başta ekonomik olmak üzere çeşitli çıkarlar sağlanmış olduğu için yozlaşma görmezden gelinir ya da görülmez gösterilir... En azından pembeleştirilerek kitleye arz edilir. Kitlelerin eğilimleri ise pembeye yatkındır... Bu pembe, çok satan ama sanat adına içeriği yeterince dolu olmayan, desteklenmiş bir yazarın kitabı olabilir; eğitim seviyesi düşük ve estetik incelikten yoksun kulaklara hoş gelen melodilerin ardında, sanat adı altındaki etik yoksunu bir ticârî faâliyet olabilir; ya da kitleleri uzun süreler bir noktaya baktırmakta yetenekli olan, sıkıştırılmış ve/veya sündürülmüş yaşam tarzlarının vazgeçilmez unsurları olan televizyon dizileri olabilir... Gerçi bu bir arz-talep meselesidir, ama kitlesel de olsa bir kültürün, bir ticâri maldan ciddi farklılıkları vardır... Herşeyden önce hiçbir kültür bir ticâri mal kadar ucuz olamaz... Ayrıca söz konusu arz-talep sürecinde arz suni olarak yaratıldığında süreçteki doğallık kaybolduğu için yozlaşma kaçınılmaz olur... Bir kitlesel kültür, başka bir mikro kültür için ya da kendi alt kültürleri için sunî eğilimler, başka bir ifade ile sûnî değerler ve dolayısı ile sûnî yaşam tarzları üretir ve dayatır. Bunu, öncelikle kendi düşünce ve yaşam tarzının en iyisi olduğu kanaâti ile yapar; ayrıca başkalarının kendisi gibi yaşaması onu huzurlu kılacaktır... Nitekim olumsuz yaşam parçaları ile çok daha az muhatap olacak, olumlu yaşam unsurları kendi çıkarlarına yönelecektir... Bireye kadar her mikro kültür, bu nedenle kendi yaşam tarzını dayatma eğilimindedir...
Kültürlerin birbirlerini kontrôl etme eğiliminin doğal sonucu yozlaşmadır. Kitlelerin kitleleri kontrôl etme hırsı o kadar güçlüdür ki, bu yönde mâneviyatı yüksek olan şeyleri bilhassa araç telâkki ederler... Sanat ve edebiyat da, ifâde edildiği gibi bu eğilim doğrultusunda kullanılır... Estetik değerlerden çeşitli amaçlarla yararlanılır ve gerekirse bu amaçla suni değerler yaratılmaktan geri kalınmaz. Sûnî değerler, sûnî toplumlar, sûnî kültürler oluşur... Yaşam da böyle sûnîleşir. Sûnîliği korumak için, kitleler bu sûnîlikle mutlu olduklarına inandırılır... Oysa ne üretip dayatan, ne de üretilen değerlerle yaşayanlar mutlu olamaz, nitekim her ikisi de doğal olmayan bir sürecin içerisindedir ve yozlaşmadan hisselerine düşeni alırlar...
Küçük bir azınlığın yaşam tarzının hakiki yaşam tarzı olarak sanat aracılığı ile sunulması, bu yönde sanat üretilmesi kültür emperyalizminin temel unsurlarındandır...
Birey dâhil, bir kitlenin dilindeki şarkılar genellikle başka bir kitlenin yazdığı şarkılardır... İnsanlar genellikle kendi şarkılarını söylemezler... Başkalarının kitapları okunur, başkalarının hayatları yaşanır... Yâni başkaları için yaşanır nihâyetinde...
Kitleler tarafından tutulup kabûl gören ürünler başarılı ve nitelikli gibi görünür... Ancak, başarılı görülen sanat, her zaman hakîkî sanat olmayabilir... Bir söylem, edebiyat formunda demagoji veya propaganda olabilir... Ortalama insanın doğası bunlara eğilimlidir...
Sanata pragmatizm karıştığında; konu, sanatın işlediği yan-mamul değil, sanat konunun bir aracıdır..Ve artık, sanat değildir. Gerçek sanat; ticari amaç gütmez; kitlelerin temâyüllerini sömürmez, siyasi ideolojileri empoze veya destek için kullanılmaz. Sanatın görevi, insanları gerçeğe yaklaştırmaktır...
Bir sanat eserinin sanatsal değeri az yada çok olabilir... Fakat bu mevcut değeri komplike ve tutarsız unsurlarla, toplumsal takıntılarla, sanatta ilgisi olmayan erotik öğelerle veya sanatla ilgisiz başka şeylerle desteklemeye çalışmak; sadece eldeki değeri de ortadan kaldırmaya yarar. Ortada sanat namına bir şey kalmaz. Cehaleti ve tutkuları sömürmek büyük bir ahlaksızlık; bunun sanat adı altında yapılması daha da büyük bir ahlaksızlıktır.
Geniş kitlelerin hakîkî medeniyetten ve estetik değerlerden uzak düşüp yozlaş(tırıl)ması, kültürlerin kültürleri kontôl edip sömürmesinin hem temel kuralı, hem de zorunlu sonucudur... Fakat ifâde edildiği gibi yozlaşma tek taraflı olmaz... Yozlaştıran, yozlaşmaya mahkûmdur...
Zâten kültür emperyalizmi bir platformla sınırlı kalacak bir gerçeklik değildir. Kültür emperyalizmi çok yönlü bir olgudur... Hem bir kültürün kendi içerisinde, hem de o kültürün üstünde farklı ya da daha geniş bir kültürün faâliyeti olarak mevcut bulunur... Başka bir ifâde ile, içeride sömüren, dışarıdan sömürülür. Örneğin bir ülkede bir sosyâl sınıf olarak ortalama halkı sömürenler, başka ülkeler tarafından belki farkında bile olmadan sömürülürler... Sömürü, bir silsile şeklinde küçük sosyâl gruplara, bireylere kadar varlığını sürdürür... Birey, yakın çevresinden dahi muhtelif kazıklar yedikçe, ya da girdiği sosyal kurumlarda yazılan modelleri oynamayıp zor durumda kaldıkça bunu anlamaya başlar... Fakat bunu anlamaya başladığında diğerlerinden biri olmama gayretinde olduğunu gören çok azdır... Artık, dâhilinde bulunduğumuz kitleye yazılmışızdır ve çok az kişi bireysel olarak güçlü bir kitledir... Bilinmese de hissedilir ki kendine yazılan ve kendi yazan, yıpranır...
Aslında kitlesel kültür meselesinin estetik boyutu, yâni edebiyat, müzik gibi, yaşamdaki tezahürleri hayatın zenginliğidir... Nitelik farklarına rağmen her mikro kültür dünyayı güzel, yaşanılası kılar... Fakat bu, süreç doğal oldukça böyledir. Genelliği ne olursa olsun her yozlaşmış kültürel öge, yaşamı yaşanılmaz kılar. Her mikro kültürün diğeri hakkında kendi gibi yaşaması gerektiği düşüncesi, temel hastalık unsurudur. Her birey dahi bir diğerinin kendisi gibi yaşamasını ister ve bu her iki taraf için muhtelif sıkıntılar yaratır. Oysa, geniş anlamda düşündüğümüzde, makro kültürlerin farklılıklarını doğal karşılayabiliyorsak, lafa gelince medeniyet farklılıklarını hayatın çeşnisi telâkki edebiliyorsak, her mikro kültürünkini de doğal karşılamalı, onun yaşam sürecinin farklılığını bir hastalık unsuru olarak değil bir zenginlik olarak da görmemize engel olan şeyleri biraz daha ayrıntılı düşünmek gerekir...  Fakat bir mikro kültür tek bir birey olarak tezâhür edince, söz konusu görü gücü iyice azalır. Kültürel etkileşim sürecinde bahsettiğimiz doğallığı bireysel olarak korumak ileri derecede zor görünüyor...
Peki bu konuda yapılabilecek bir şey var mıdır?... Elbette yoktur... Niteliksiz varoluşlarla nitelikli olanların karışmış bulunması bir yaşam kâidesidir; hepsi kendini koruyor ve yine bir şekilde doğal olan etkileşim hâlinde mevcutlar... Bütün bu süreç de tümel bir bakışla doğal kabul edilirse -ki felsefi açıdan edilmesi gayet tutarlıdır-, bireyin kendisine kadar her mikro kültürün yapabileceği belki de en mâkul olan şey, beklemek ve bu bekleme sürecinde olup bitenleri temâşa etmektir...
Bu da en az diğeri kadar doğal görünüyor... Belki de yaşam, en fazla böyle olabilir...
Belki de mikro kültürler olarak bizler kendi sınırsız tasavvurlarımızda mevzûyu abartıp gereğinden fazla umutlanmış, gereğinden fazla beklenti içerisine girmişizdir... Aksi yönde düşünenler buna tipik bir pesimizm diyebilirler, ki öyledir... Fakat benim onların böyle düşünmesine yönelik olumsuz bir tavrım yoktur... Öyle düşünmeliler de... Nihâyetinde onlar da bir temâşa unsurudur... Benim gibi olsa da olmasa da...